Türkiye-Rusya haber sitesi
Türkiye-Rusya haber sitesi
Türkrus reklam Türkrus reklam Türkrus reklam Türkrus reklam Türkrus reklam Türkrus reklam
YAZARLAR

İsmail Boy'un Afganistan notları

Geçen yıl bir arkadaşım Amerikalıların Afganistan’da bazı yatırımları finanse edeceklerini ve benim cok iyi bildiğim bir konunun da bu yatırım listesinde yer aldığını söyleyip bu konuda bir iş planı hazırlamamı rica etti.  Detayli bir “yatırım projesi ve iş planı” hazırlayıp Aralık 2011’de kendisine verdim. Ben olayı unutmuştum, ancak iki hafta önce beni arayıp, projemin beğenildiğini ve Amerikalıların bizi Afganistan’a davet ettiğini söyledi. Kabul edecek olursak hemen vize ve güvenlik işlemlerine başlayabileceklerini belirtti. Böyle bir macera kaçırılmazdı tabii. İki gün sonra ABD Savunam Bakanlığı’ndan davetiye geldi. İstanbul’daki Afganistan Konsolosluğu’na 60 dolar yatırıp üç gün içinde vizemi aldım,  vize bilgilerimi verir vermez de uçak biletim geldi.

THY  Kabil uçağına gece 03.45’de bindim, dört saat 45 dakikalık bir yolculuk ve 1,5 saatlik zaman farkı da ilave edildiğinde yerel saat ile 10.30’da Kabil Havaalanı’na indim. Çok seri bir pasaport kontrolünden geçtikten sonra gümrük öncesi iyi İngilizce konuşan bir Afgan gencin bulunduğu masadaki formları doldurduktan sonra kötü bir İngilizce ile yazılmış “registration” belgesi verdiler. Gümrükteki x-ray cihazından çantalarımızı geçirip dışarı çıktık. İri yarı, yapılı bir Amerikalı ve kurşun kalem ile ismimizin çok silik bir şekilde yazılı bulunduğu kağıdı tutan Afgan bizi terminalin önünde karşıladı. Birkaç adım ileride bekleyen Toyota 4x4 cipe bindik, Amerikali  elindeki  telsiz ile “emaneti karşıladığını ve hareket ettiklerini” söyledi. Havaalanı otoparkından çıkar çıkmaz iki kocaman Toyota cip biri önümüze geçip, diğeri de arkamızda kaldı, bir konvoy oluşturduk. Yolda arabanın camını açıp etrafa bakmak istedim ama camlar otomatik olarak kilitlenmişti. Cipin arka bölümüne de özel çelik bir muhafaza yapılmıştı, arka tarafı  görebilmek için küçük bir cam yeri bırakılmıştı. Sanırım şehirde geçtiğimiz bozuk Kabil yolları için cip en uygun araç sayılırdı. Yol boyunca bazıları sağdan direksiyonlu şık arabalar, değişik üniformalı askerler ve korunaklı binalar hemen dikkati çekiyordu. Korunak dediğim şey, yüksek duvarlar, onların önüne yığılmış kum torbaları, gözetleme kulübeleri ve de binaları sarmalayan dikenli tellerdi.

Normal giyimli veya kot, tişört giymiş birkaç erkek dışında gördüğüm insanlar yerel kıyafetliydiler. Kadınlar ise zaten çok seyrek görülüyordu. Onlar da yaş tahmininde bulunmaya imkan bırakmayacak şekilde başları ve yüzleri çarşafla kapalıydı  Bazıları ise geleneksel “mavi burkaları” ile gözleri dahi görülmeyecek şekilde bir tülün arkasında saklanarak yürüyordu. Oysa havaalanında pasaport kuyruğunda başı açık birkaç kadın görmüş, sehirde de aynı görüntüyü bulabileceğimi ummuştum.

Yaklaşık 15 dakikalik bir yolculuktan sonra ilkel bir bariyerle kapatılmış bir sokağın başında, önümüzdeki escort cip bize yol verdi. Bariyerin yanındaki Afgan görevli elindeki aynalı tutacak ile arabanın altını kontrol ettikten sonra bariyeri açıp bizim sokağa girmemize izin verdi. Öndeki ve arkadaki escort cipler sokağın başında kaldı, yolun sonunda demir kapılı ve üst tarafı dikenli tellerle çevrilmiş yüksek duvarlı bir villanin önünde durduk. Kapi otomatik olarak açıldı, içeride ellerinde kalaşnikof ile bizi karşılayan muhafızlar eşliğinde araç bahçeye girdikten sonra kapı arkamızdan kapandı. Amerikalı koruma bizi saat 15.00’de buradan alıp 17.30’da Mazar-ı Şerif uçağımız için havaalanına götüreceğini söyleyerek ayrıldı.

Bahçede yaklaşık sekiz, 10 tane beli tabancalı, eli kalaşnikof tüfekli koruma dolaşıyordu. Villada dinlenmemiz için önceden bize tahsis edilmiş ve içi normal bir otel odasından farksız bir oda sunuldu. Ayrıca villanin salon bölümünde de bizim gibi iş yapmaya gelmiş yabancıların yemek yemeleri için üç büyük masa, açık büfe yiyecek ve içecekler duruyordu. Mutfakta çalışan birkaç Afgan işci de sık sık içeri gelip kirli boş tabakları topluyordu.

Sistem burada şöyle yürüyormuş, bazi Avrupalı ve Amerikalı güvenlik şirketleri, Pentagon’un onayıyla yabancılarin ve ülkenin ileri gelenlerinin güvenliğini belli bir bedel karşılığı koruyor,  bizim geçici konakladığımız gibi villalar aynı zamanda  yabancılara geçici otel hizmeti de veriyormuş. Zaten bir yabancının başka türlü bu ülkede kalması mümkün değil çünkü yaklaşık 3 milyon nüfuslu Kabul şehrinde “Selena” adlı otelin dışında konaklayacak düzgün bir yer yokmuş. Dahası, otel olmayan bazı şehirler varmış. Ülkeyi terk eden veya iyi para kazanmak isteyen Afganların korumalı villaları artık konaklama hizmeti veriyor, bizim villa hem yabancıların hem de güvenlikçilerin sürekli yaşadıkları bir nevi karargah gibi bir yer idi.

Saat tam 15.00 de aynı Amerikalı geldi, bizi alıp villanın dışındaki cipin de eskortu ile havaalanına götürdü. Bizimle birlikte terminal binasına kadar girip check-in işlemlerimizin yapılmasını sağladı. Sonra yanımızdan ayrılıp geri döndü, biz de bekleme salonunda uçağımızı beklemeye koyulduk. Arkamızdaki Türkçe konuşmalarla irkilip geri döndüğümde konuşan iki erkek görünce selamlaşarak sohbete başladık. Sürmeneliymis, Mezar-i Şerif’te bir Türk-Afgan lisesi varmış, orada beş yıldan beri Türkçe öğretmenlik yapıyormuş. Yanındaki de eski bir öğrencisiymiş.

Bir süre sonra piste inen Kam Air’in bir uçağı yolcularını boşaltıp bizi aldı. Elimizdeki biniş kartlarında oturma yer numaraları yoktu, galiba biraz da bu nedenle herkes sıra falan dinlemeden birbirini iterek biran önce uçağa binip yer kapma telaşındaydı. 45 dakikalık bir yolculuğun ardından çok sert bir şekilde Mazar-ı Serif’e indik. Burası, yaklaşık 1,5 milyon insanın yaşadığı Afganistan’in ikinci büyük şehriydi. Uçaktan inip pistte birkaç adım attıktan sonra bütün yolcular beklemeye başladı, meğer valizler uçağın birkaç metre yanında açık havada toplu olarak ortaya bırakılıyor ve herkes kendi valizini alıyormuş. Biz de onlara uyduk, terminal binası yanındaki yola gerilmiş bulunan ipin yanındaki muhafız elimizdeki kupon ile bagaj numarasını kontrol edip geçmemize izin verdikten sonra yolun başında bizi karşılamaya gelen iki dev gibi Amerikalıyla selamlaşıp arabalara geçtik. Kabil’de olduğu gibi önümüz ve arkamıza birer cip yanaşıp gideceğimiz villaya kadar bize eşlik etti. Villanın önüne gelmeden telsizle bilgi verildi, demir kapı açıldı eli silahlı üç muhafız gözetiminde biz içeri girdikten sonra arkamızdan kapandı, etrafımızı çeviren beş metrelik duvar ve onların üzerindeki dikenli tel örgülere rağmen içeride bir tek giriş kapısı hariç bütün evin duvarları yaklaşık 1,5-2 metre yüksekliğinde kum torbalarıyla korunuyordu. Ayrıca villa bahçesinde, müfreze gezen kalaşnikoflu Afgan muhafızlar duruyordu.

içeride odalarımız gösterildikten sonra salona davet edildik. Yine vücut çalıştığı belli olan iri yarı dev bir Amerikalı kendini tanıttıktan sonra bize bilgisayarlı Tv ekranında yaklaşık 15 dakikalık bir güvenlik brifingi verdi. Yemek bölümüne, Afgan görevlilerin hazırladıkları Afgan usulü çorbayla Batılı yiyeceklerden oluşan yemeğimizi yedik. Büfe ve buzdolabı yiyecek içecek doluydu. Gelen misafirler ve güvenlik görevlisi Amerikalılar, bedava olarak yiyip içebiliyor, bulaşıkları ve boşları Afganlar toplayıp tekrar yerine yenilerini koyuyordu. Odamızda temiz havlular, çarşaflar ve diş fırçaları vardı ancak dişlerimizi fırçalarken musluk suyu kullanılmaması tavsiye edildi.

Ertesi sabah önceden kararlaştırılan saatte gelip bizi aldılar ve yine üç ciple yola koyulduk. Arabanın önünde oturan güvenlik görevlisi bize yine yol boyu bazı güvelik önlemlerini hatırlattı ve gideceğimiz yerde öncelikle kendisinin ineceğini ve bize soylenilmeden arabalardan inmememizi söyledi. Zaten gideceğimiz yerler için önceden bir ekip gidip bölgenin temiz olup olmadığını kontrol etmişti. Kendimi bir an “Godfather” filminin içinde hissettim. Görüşme yapacağımız binanın kapısında bir süre bekledik, güvenlik şirketinin elemanları ellerindeki Kalaşnikoflarla binanın içini ve etrafını kontrol ettikten sonra arabalardan inip içeri girdik. Dönüşte yine aynı senaryo vardı. Unutmadan belirteyim görüşme yerimiz Mezar-i Serif’in yaklaşık 100 km. dışındaydı, yolda geçtiğimiz küçük köylerin bile girişlerinde içinde birkaç silahlı askerin bulunduğu korunaklar ve gözetim kuleleri olduğunu gördük.

Dönerken arabadaki korumaya birkaç dakikalığına da olsa şehirde bir yerlerde durup hediyelik eşya alıp alamayacağımı sordum. Koruma, gideceğimiz yerin önceden kontrol edilmesi gerektiğini söyledi ve bana arzu ettiğim takdirde villada görevli Afganlardan birini çarşıya yollayıp birkaç birşey aldirabilecegini ama benim gitmemin uygun olmayacağını söyleyince çaresiz kuzu kuzu villaya dönmek zorunda kaldık.

Afganistan’daki son gecemde Amerikalı güvenlik şefi bir hoşluk yapıp yemekten sonra beni bara götüreceğini söylediğinde dalga geçiyor sandım ama ciddiydi. Saat 20.00 gibi ben ve diğer üç arkadaş cipe atlayıp güvenlik şefiyle bir villaya gittik. Villanın kapısında “Hotel Renaissance” yazılıydı. Demir bahçe kapısı açıldı, biz içeri girdikten sonra arkamızdan kapandı. Villa veya otel girişindeki kapıda “No Guns Allowed” yazısı üzerine şefimizin silahını neden arabada bıraktığını anlamış oldum. İçeri girip bizim kaldığımız villadan farkı olmayan salona geçtik. Bir menü uzattılar içinde her türlü içki vardı. Güvenlik şefi içine buz atılacak içkileri tercih etmememizi istedi. Bira olarak “Heineken” vardı ve bir küçük tenekesi 7 Dolardı. Bizim dışımızda iki yabancı bir masada ve üç Afgan otel görevlisi de bir başka masada oturuyordu. Biralarimizi içerken Danimarka-Portekiz futbol maçını izleyip, sabah erken yola çıkacağımız için gecikmeden barı terk ettik. Böylece Afganistan’daki gece hayatını da yaşamış olduk.

Kabil uçağım Mezar-ı Serif’den sabah 6’da kalkacaktı. 5’te villadan iki cip ve iki Amerikalı koruma ile ayrıldım, 20 dakikalık bir yolculuktan sonra havaalanına vardım. Köhne küçük bir binaya girmeden önce kapıdaki küçük masada oturan iki Afgan asker manuel olarak bagaj kontrolü yaptıktan sonra binadan içeri girdim. İnanılır gibi değil ama dört metrekare tahta bir kulübe içinde iki kişi önlerindeki laptop ile gişe önüne gelen yolcuları kayıt edip biniş kartlarını ve valizi olanlara bagaja verilecek parça sayısı kadar etiket veriyordu. Valiz sahipleri kendi valizlerine etiketini kendileri yapıştırıp dışarıdaki bagajları uçağa taşıyacak olan arabaya koyuyor, sonra da yan tarafta penceresi dahi olmayan sadece ön kapıları açık hangar binasına koyulmuş plastik iskemlelere oturup beklemeye başlıyordu. Hangarın kapısındaki görevli Afgan askerin işaretiyle yolcular hareketlenip sıraya geçti. Hangar çıkışında üst araması yapıldı ancak arayan erkek olduğu için kadın yolculara dokunulmadı. Galiba onlar da kadın olmanın keyfini sadece bu tür aramalarda çıkarabiliyorlardı…

Binadan ayrılıp, pisti de yürüyerek geçip uçağın merdivenlerinin başında biniş kartlarımızı gösterip, uçağa binerken, bir başka görevli asker de elindeki kâğıda binen yolcuları sayıp yazıyordu. Elimdeki biniş kartımda 22F diye yer numarası yazılı olduğu için hiç telaş etmeden uçağa bindim ancak uçakta F diye bir koltuk yoktu. Görevliye biniş kartımdaki yerin uçakta olmadığını söylediğimde, gayet normal karşılayıp beğendiğim yerde oturabileceğimi söyledi.
Mezar-ı Serif’deki villadan ayrılmadan önce güvenlik görevlisi benden “uçak kalkar kalkmaz Kabil’deki güvenlik görevlisini telefon ile arayıp ona uçağın kalktığı” bilgisini vermemi istediğinde, sanki yanlış anladım da “uçağa yolcular alınmaya başlayınca telefon edip haber ver” demek istedi sandım. Görevliyi uçağa biner binmez aradım ama o uçağımın havalanıp havalanmadığını sordu, ben de henüz pistte olduğumuzu söyleyince de “Lütfen tekerlekler yerden kesilince bana sms at” dedi. İnanamıyordum; bir Amerikalı benden uçak hareket halindeyken sms atmamı istiyordu. Bundan sonra asla İstanbul-Moskova seferinde kalkış öncesi telefonda konuşan Ruslara ters bakmamaya söz verdim, zaten bu satırları da uçak henüz havalanmadan yazıyorum. Uçağımız kalktı ve ben sms’i yolladım, Amerikalı güvenlikçiden sms'ime cevap geldi: “Pistte bekliyor olacağız.” Uçak havadayken birkaç fotoğraf çekip eve anında göndermek istedim ancak havalandıktan bir süre sonra bağlantının kesildiğini fark ettim.

Kabil’e bu kez inişimde artık deneyim sahibi olmuştum, terminal çıkışında gördüğüm en iri yapılı Amerikalıya yaklaşırken adam da bana doğru gelip “İsmail” diye ismimi söyledi. Aynı senaryo tekrarlandı, ciplerle daha önce kaldığım villaya geçtik, birkaç saat dinlendikten sonra İstanbul uçuşumun üç saat öncesinden hazırlanıp tekrar havaalanına doğru yola çıkmam gerekti.

Ancak bu kez havaalanından şehre gelirken görmediğim yerel güvenlik kontrollerinden geçtik, korumam Afganların bazen böyle uygulamalar yaptıklarını söyleyip benimle birlikte üç kez arabadan indirilip üst araması yapıldıktan sonra tekrar arabaya binip yolumuza devam ettik. Terminal girişinde Amerikalı korumamdan ayrıldım. İçeride önce x-ray araması, sonra Moskova’daki gibi kemer ve ayakkabıların da çıktığı üst araması sonrasında nihayet check in’e geldim. THY kontuarının fotoğrafını çekmek isterken bütün görevliler üstüme üşüşüp fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyledi, oysa şehirde bir sürü fotoğraf çekmiştim kimse ses etmemişti…

Uçuş kartımı aldım, sonraki adımda pasaportuma bakıp ülkeye girişte verdikleri “registration” kartını aldılar, üst kata pasaport kontrole gelmeden önce merdivenin başına konulmuş bir masada oturan iki Afgan görevli pasaportuma ve vizeme baktıktan sonra önündeki büyük bir fihrist defterde ismimi aradı. Defter dediğime bakmayın, sayfaları çevrilmekten iyice yıpranmış bir deste kağıt demek daha doğru, ismimi arananlar listesinde bulamayınca pasaportumu iade eti ve ben de pasaport kontrol görevlisine elimdeki biniş kartımla birikte uzattım, biniş kartima bakmadan eliyle itti, pasaportumu mühürledi verdi, üç adım ileride başka bir memur tekrar pasaportumu alıp bu kez vizenin üstündeki çıkış damgasına baktı ve nihayet son x-ray güvenlik tünelinden geçip bekleme salonuna girdim.
Salonda küçük bir Duty Free mağazası vardı, içinde sigaradan başka satılan bir şey yoktu. Yanındaki yiyecek büfesinde de plastik torbalara konulmuş çam fıstığı, ceviz, üzüm, cips, bisküvit gibi şeyler satılıyordu. CIP lounge yoktu ama yabancıları Afganlardan ayıran ve içinde çalışmayan bir TV'nin bulunduğu küçük bir business lounge bölümü vardı. İşin garip tarafı bu lounge'da da aynı büfenin bir benzeri vardı ve her şey parayla satılıyordu.

Uçağa bindikten sonra üç günlük Afganistan seyahatimin bir tahlilini yaptım ve şu kanaate vardım:

1-Amerikalılar bu güvenlik işini oldukça abartıyordu. Gittiğimiz yerlere beni de kendi projelerinin bir parçası olarak gördükleri için aşırı önlemler alarak gidiliyordu, ancak bu ülkede normal vatandaş gibi yaşamak da mümkündü, üstelik halktan birileri gibi yaşayan birçok yabancı vardı. Ancak Amerikalıların kendi vatandaşlarının hayatlarına verdikleri önem bakımından da oldukça anlamlıydı alınan önlemler.

2-2014 yılında Amerikalılar bu ülkeyi terk ettiklerinde geride bir sürü sorunu da beraberlerinde bırakacaktı. Örneğin onlarla çalışan insanlar bir taraftan çok iyi kazançlar elde ediyorlardı ama diğer taraftan da normal Afgan vatandaşların dikkatlerini üzerlerine çekiyorlardı. Belki bugün Amerikalılardan çekindikleri için onlarla iş yapan kendi vatandaşlarına ses çıkartmıyorlardı ama Amerikalılar gittikten sonra onların da işleri kolay olmayacaktı.

3-Amerikalıların bu ülke ekonomisine bıraktığı ciddi bir para var. Ülkeden çıkıldıktan sonra bu para ekonomiye girmeyecek, bunun getireceği ekonomik sıkıntılar nasıl aşılacaktı?

İşte bütün bunları düşünerek beş saatlik Kabil-İstanbul seyahatimi tamamlamış oldum. Bakalım Amerikalılar bu ülkeden gittikten sonra oluşacak boşluğu kim dolduracak? Türkler mi, İranlılar mi, Pakistanlılar mı yoksa kendi halkı mı?
İşte bütün mesele…

İSMAİL BOY

14 haziran 2012

Paylaş
İLGİLİ HABERLER
Türkrus reklam Türkrus reklam Türkrus reklam Türkrus reklam Türkrus reklam Türkrus reklam Türkrus reklam Türkrus reklam Türkrus reklam
ANKET
2020 sonunda dolar kurunun kaç ruble olacağını tahmin ediyorsunuz?



©Copyright Turkrus.com - All Rights Reserved
Türkiye-Rusya haber sitesi Türkiye-Rusya haber sitesi